Türkiye ekonomisi, uzun yıllardır süregelen yerlileşme ve millileşme hedefleri doğrultusunda, özellikle son dönemde yüksek teknoloji üretimiyle adeta kabuk değiştiriyor. Bu stratejik dönüşüm, ülkenin global rekabetteki konumunu güçlendirirken, katma değerli üretimle sürdürülebilir bir büyüme modelinin de temelini atıyor. Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır'ın son değerlendirmeleri, bu dönüşümün somut çıktılarını rakamlarla ortaya koydu.
"Milli Teknoloji Hamlesi"nin Tarihi Kökenleri ve Yükselişi
Türkiye'nin yüksek teknoloji odaklı büyüme vizyonu, ani bir kararın ötesinde, yıllardır süregelen stratejik planlamaların ve güçlü bir ulusal iradenin ürünüdür. Özellikle 2000'li yılların başından itibaren hız kazanan Ar-Ge yatırımları, teknoparkların yaygınlaşması ve inovasyon ekosistemine verilen öncelik, bugünkü çarpıcı başarıların zeminini hazırladı. Bu dönemde hayata geçirilen çeşitli destek mekanizmaları ve nitelikli insan kaynağının yetiştirilmesine yönelik programlar, ülkenin teknolojik kapasitesini önemli ölçüde artırdı.
Savunma sanayii başta olmak üzere kritik sektörlerde elde edilen yerlileşme başarıları, bu altyapıyı sağlamlaştırdı ve 'Milli Teknoloji Hamlesi'nin önünü açtı. Geçmişte yaşanan teknolojik bağımlılık krizleri, Türkiye'yi kendi öz kaynaklarıyla üretim yapma ve stratejik alanlarda dışa bağımlılığı azaltma hedefine yöneltti. Öyle ki, Türkiye'nin savunma sanayii projelerinde yerlilik oranı, son 20 yılda yüzde 20'lerden yüzde 80'lere yaklaşarak, yüksek teknoloji üretiminde nasıl bir sıçrama yapılabileceğinin en somut örneklerinden birini teşkil etti. Bu bütüncül yaklaşım, düşük ve orta teknolojili üretimden, global pazarlarda rekabet edebilir, katma değeri yüksek ürün gamına geçişi hızlandırdı.
Bakan Kacır Duyurdu: Yüksek Teknoloji Üretiminde Rekor Artış
Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır, X sosyal hesabından yaptığı detaylı paylaşımda, Türkiye ekonomisinin yüksek teknoloji üretimindeki göz alıcı yükselişini kamuoyuyla paylaştı. Bakan Kacır'ın vurgusuna göre, 2025 yılı kasım ayına ilişkin sanayi üretim endeksi verileri, bu alandaki stratejik atılımın ne denli güçlü olduğunu somut biçimde gözler önüne serdi.
Bakan Kacır, sanayi üretiminin genel olarak Kasım ayında yıllık bazda yüzde 2,5, aylık bazda ise yüzde 2,4 oranında istikrarlı bir artış gösterdiğini belirtti. Ancak asıl dikkat çeken nokta, bu genel büyümenin içinde yüksek teknolojili ürünlerin çok daha hızlı bir ivme yakalaması oldu. Yüksek teknolojili ürünlerin üretiminde yıllık bazda yüzde 30,9, aylık bazda ise yüzde 10,5'lik rekor bir artış yaşandığı duyuruldu. Bu çarpıcı veriler, "Milli Teknoloji Hamlesi" stratejisinin somut getirilerini teyit ederken, yüksek teknoloji sektörünün ülke ekonomisi için kritik bir büyüme motoru haline geldiğini bir kez daha kanıtladı. Bu veriler, Türkiye ekonomisinin dönüşümünde yüksek teknolojinin lokomotif rolünü net bir şekilde ortaya koyuyor.
Ankara'dan Net Mesaj: Katma Değerli Üretime Vurgu
Bakan Kacır, X platformundaki paylaşımında bu önemli gelişmeye ilişkin olarak şunları kaydetti: "Milli Teknoloji Hamlemizin en önemli bileşeni olan yüksek teknoloji grubu ürünler, üretimde büyümenin lokomotifi olmaya devam ediyor. Sanayicilerimiz ve emekçilerimiz, katma değerli üretimleriyle ülkemizin kalkınmasına katkı sağlamayı sürdürüyor." Bu ifadeler, sadece sayısal bir artışın ötesinde, topyekûn bir üretim seferberliğinin ve ulusal bir vizyonun altını çiziyor. Ankara'nın hedefi, sadece üretim hacmini artırmak değil, aynı zamanda üretimin kalitesini, karmaşıklığını ve küresel rekabet gücünü yükseltmek olarak öne çıkıyor. Bu doğrultuda, teknoloji transferi, yerli ve milli marka yaratma ile fikri mülkiyet haklarının korunması gibi alanlara verilen önem de artırılıyor.
"Milli Teknoloji Hamlesi"nin Yol Haritası ve Destek Mekanizmaları
Türkiye'nin teknolojik bağımsızlık ve yüksek katma değerli üretim hedefleri doğrultusunda son yıllarda hayata geçirdiği Milli Teknoloji Hamlesi, düşük ve orta-düşük teknolojili üretimden, inovasyon ve Ar-Ge odaklı, yüksek katma değerli ürünlere geçişi hızlandırmayı amaçlıyor. Bu vizyon, kamu ve özel sektör iş birliğiyle Ar-Ge harcamalarının artırılması, nitelikli insan kaynağının yetiştirilmesi için özel programlar geliştirilmesi ve teknoloji odaklı girişimciliğin geniş destek mekanizmalarıyla güçlendirilmesi gibi çok boyutlu adımlarla pekiştiriliyor. Bu destekler arasında, KOSGEB ve TÜBİTAK gibi kurumlar aracılığıyla sağlanan hibe ve kredi programları, teknoloji girişimleri için hızlandırıcılar ve mentorluk imkanları da yer alıyor.
- Ar-Ge Harcamalarında Artış: Son 10 yılda Gayrisafi Yurt İçi Hasıla'ya (GSYH) oranla Ar-Ge harcamaları önemli ölçüde artırıldı. Bu artış, Türkiye'nin inovasyon liginde üst sıralara tırmanma hedefinin somut bir göstergesi.
- Teknoloji Geliştirme Bölgeleri: Ülke genelindeki teknopark sayısı 100'ü aşarak, inovasyon merkezleri haline geldi. Bu bölgeler, üniversite-sanayi iş birliğinin en verimli şekilde yürütüldüğü ekosistemler sunuyor.
- Girişimcilik Ekosistemi: Teknoloji Geliştirme Bölgeleri'ndeki (TGB) girişim sayısının 10 binin üzerine çıkması, teknoloji odaklı startup'ların büyümesine ve küresel arenada rekabet edebilmesine zemin hazırladı.
Türkiye'nin küresel rekabetteki yerini tahkim etme ve katma değerli üretime odaklanma hedefiyle yürütülen bu kapsamlı çalışmalar, yüksek teknoloji ürünlerinin üretiminde kaydedilen bu önemli sıçramanın temelini oluşturuyor. Ayrıca, teknoloji ihracatının artırılmasına yönelik sektörel teşvikler ve uluslararası iş birlikleri de stratejinin önemli parçalarını oluşturuyor.
Ekonomiye Çok Yönlü Katkı: İhracat ve Teknolojik Bağımsızlık
Ankara'daki ekonomi çevrelerinden edinilen bilgilere göre, yüksek teknoloji üretimindeki bu büyüme, sadece niceliksel bir artışı değil, aynı zamanda üretimde kalitenin ve kompleks ürün yapılarının da yükseldiğini gösteriyor. Ekonomistler, bu tarz bir yükselişin Türkiye'nin dış ticaret dengesine pozitif ve kalıcı katkılar sağlayacağını, uzun vadede ise ülkenin teknolojik bağımsızlık yolunda kritik mesafeler katettiğini belirtiyor. Sektör temsilcileri ve iş dünyası liderleri, yüksek teknolojili ürünlerdeki bu güçlü ivmenin, özellikle ihracat kalemlerinde ciddi bir çarpan etkisi yaratarak, küresel pazarlarda Türkiye markasının rekabet gücünü artırmasını beklediklerini ifade ediyor.
Savunma sanayii, uzay teknolojileri, yapay zeka, biyoteknoloji ve ileri malzeme gibi stratejik alanlarda kaydedilen ilerlemeler, Türkiye'nin ekonomik büyüme rotasını yeniden şekillendirirken, yeni iş sahalarının ve nitelikli istihdamın da önünü açıyor. Yüksek teknolojili ürünlerin ihracat içindeki payının artırılması, cari açığın sürdürülebilir bir şekilde düşürülmesinde kilit rol oynayacak ve ekonomik kırılganlıkları azaltacaktır. Bu durum, aynı zamanda uluslararası tedarik zincirlerinde Türkiye'yi daha güvenilir ve stratejik bir ortak konumuna yükseltiyor.
Gelecek Perspektifi: Küresel Arenada Türkiye'nin Yükselişi
Bu gelişmelerin, yalnızca mevcut ekonomik göstergeleri iyileştirmekle kalmayıp, aynı zamanda nitelikli iş gücü talebini katlayarak artıracağı ve inovasyon ekosistemini daha da güçlendireceği öngörülüyor. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı kaynakları, bu alandaki desteklerin ve teşvik mekanizmalarının önümüzdeki dönemde de artarak devam edeceğinin güçlü sinyalini veriyor. Özellikle teknoloji geliştirme bölgeleri, kuluçka merkezleri ve Ar-Ge projelerine sağlanan fonların genişletilmesi bekleniyor.
Bu çerçevede, Türkiye'nin 2028 yılına kadar teknoloji odaklı dış ticaret fazlası hedefini daha ulaşılabilir kıldığı ve Avrupa Yeşil Mutabakatı gibi küresel çevre standartlarına uyum sürecinde de yüksek teknoloji çözümlerini bir avantaj olarak kullanabileceği belirtiliyor. Bu yükseliş trendi, Türkiye'nin küresel tedarik zincirlerindeki kritik yerini sağlamlaştırırken, yabancı doğrudan yatırımlar için de cazip ve güvenilir bir merkez haline gelmesinin önünü açıyor. Uzun vadede, yüksek teknolojiye dayalı üretimle sağlanacak sürdürülebilir ve kapsayıcı büyüme, ülkenin ekonomik bağımsızlığını pekiştirecek, uluslararası alandaki siyasi ve ekonomik ağırlığını belirgin şekilde artıracaktır. Türkiye'nin bu vizyonu, onu sadece bir pazar olmaktan çıkarıp, küresel teknoloji üretiminde söz sahibi bir aktöre dönüştürme potansiyeli taşıyor. Özellikle kritik teknolojilerdeki yerlileşme, bölgesel ve küresel güç dengelerinde Ankara'ya önemli bir stratejik avantaj sağlıyor.